ZOOM TPU: “Tasarımlarımızda, her seferinde çıtayı bir üst noktaya koymaya çalışıyoruz.”

Aviled Mimarım sponsorluğunda sezonu açtık. Bu hafta Zoom TPU Ofisine konuk olduk. Zoom TPU kurucu ortaklarından İç Mimar Atilla KUZU ile güzel bir söyleşi gerçekleştirdik.

0 2.815
Atilla Kuzu

Atilla Bey, bize meslek seçim sürecinizden bahseder misiniz?

A. K. : Meslek seçimi çok önemli bir konu, üniversitelere konferanslara gittiğimde de en çok üzerinde durduğum konu, meslek seçimi oluyor. Endüstri ürünleri tasarımı, mimarlık, iç mimarlık bölümü öğrencilerinin birçoğunun yapmış oldukları seçimin doğru olup olmadığından emin olmadıklarını gördüm. Bu konudaki şüpheleri gidermek adına, ben kendim ne yaptım, ondan bahsedeyim.

Ben fen lisesi mezunuyum ve üniversite tercihlerimin hepsini mühendislik üzerine yapmıştım, hatta aralarında işletme bile vardı. Oysa çocukluğumdan itibaren resme ve güzel sanatlara duyduğum ilgi ciddi anlamda yüksekti. 3 yaşında bile çizim yapma kabiliyetine sahiptim. Fakat zamanın şartları, dönemin geçerli mesleklerinin avukatlık, doktorluk veya mühendislik olması, ailenin yönlendirmesi, babamın mühendis olması gibi etkenler ile tercihlerimi kullandım. Kendi isteğimi ve yeteneğimi görmezden geldim. Onu bir hobi olarak gördüm, bir meslek veya geçim kaynağı olarak hiç görmedim. Tasarım nedir, iç mimarlık nedir gibi konularda da çok fazla bilgilendirilmediğimiz için, bilmiyordum ve galiba elektronik mühendisliğine ön kayıt yaptırmaya puanım tutmuştu fakat sonra gitmedim ve yetenek sınavlarına girdim.

Mimar Sinan Üniversitesinin, o zamanki adı ile Tatbiki Güzel Sanatlar ve Marmara Üniversitesinin ikisinin de iç mimarlık bölümlerini kazandım. O zamanlar piyasaya daha yakın öğrenci yetiştiriyor ve bir arkadaşım da orayı seçti diye tercihimi Tatbiki Güzel Sanatlardan yana kullandım.

Fakülteye girdiğimde dahi -acaba biz ne yapacağız- gibi büyük bir soru işaretim vardı. Meslek ile ilgili tam olarak ne yapılacağını bilmediğimden ilk sene bocaladığımı hatırlıyorum. Hatta ben ilk sene üniversiteye girmiş olmanın verdiği zafer sarhoşluğu ile fazlaca derslere gitmedim. “Tiyatroya, konsere, basketbola gidelim”, diyerek haylazlık yaptım ve ilk sene en iyi olduğum dersten, yani tasarımdan kaldım. O dersten kalınca tüm seneyi tekrar okuyorsunuz. Bu benim için güzel bir tokat oldu ve sonrasında kendime geldim.

O sene Otim’ de bir yılsonu sergisi olmuştu ve orada benim de bir işim sergilendi. Ben o zaman “Tamam işte, ben bunları yapacağım ve bu harika.” dedim. Orada, bulunduğum yerin bana göre doğru adres olduğundan emin oldum. Tasarımın büyüsü çok farklı bir şey. Bir şeyi düşünüp onu üç boyuta getirip somut olarak görmek durumuna da ilk kez tanık olduğumdan benim için çok heyecan vericiydi. Ben de o heyecanı o günden bugüne kadar taşımaya çalışıyorum. Ve sanıyorum mesleğim için en önemli olay o heyecanı sürekli taze tutmak.

Levent Çırpıcı (Zoom Mimarlık Ortağı)

Mezuniyet sonrası süreci ve ofisinizin kuruluşunu bize anlatır mısınız?

A. K. : Mezuniyet sonrası biz kendi işimizi yapalım dedik. Aslında okulda asistan da olan arkadaşım Hakan bir ofis açıyordu ve bana beraber iş yapma önerisi getirdi. Bir sene kadar öyle bir çalışma dönemimiz oldu. Bana çok tecrübe katan bir süreçti. Çiçeği burnunda mezun olarak hemen piyasaya çıkıp serbest iş yapmak kolay bir şey değil. Sürmedi. Sonrasında bir sene kadar Reşit Soley’ de çalıştım, sonra evlendim, sonra başka bir ofiste çalışmaya başladım ve Levent ile de orada tanıştık. Levent işe benden 3 ay sonra girdi. 5 sene kadar orada çalıştık. Sonra da Levent ile beraber kendi ofisimizi açmaya karar verdik. Yani mezun olduktan aşağı yukarı 7 yıl sonra kendi ofisimizi açtık ve 94 yılında Zoom Tasarım Planlama Uygulama çatısı altında çalışmalara başladık ve hala bu şekilde devam etmekteyiz.

İlk işleriniz nelerdi ve hastaneler ile ilgili gelişim nasıl oldu?

A.K. : Benim okuldaki mezuniyet projem otel projesi idi fakat bir önceki projem mağaza projesi idi. Yani ben aslında butik ve küçük dükkân tasarlamayı çok seviyordum. Öğrenciliğimdeki bu durumu anıyorum çünkü bu durum meslek hayatıma da yansıdı. Reşit Soley’ de çalışırken Galleria Alışveriş merkezinin içerisindeki ünlü bir markanın mağaza tasarımı bana verilmişti ve çok başarılı bir iş olmuştu. Sonra başka ünlü markaların mağazalarını yapar olduk. Zoom çatısı altında da alışveriş merkezi işleri yoğunluklu başladık. Zoom’ un kuruluşundan aşağı yukarı 7- 8 yıllık süreç içerisinde bize tek bir hastane işi gelmişti. Bakırköy Carousel Avm’ nin yanında, sıfırdan bir hastane işi idi. Oradaki alışveriş merkezinin iç mimarisini biz yapmıştık, Murat Tabanlıoğlu mimarisini yapmıştı. Yanındaki bloğa da aslında çocuklar için sağlık müzesi gibi bir proje düşünülüyordu sonra vazgeçildi ve Sevgi Hastanesi oldu fakat firma iflas etti ve o zaman için proje hayata geçmedi. Biz hastane projesini 96,97 yılında çizmiştik, 2004 yılında Acıbadem o firmayı almış ve bizim projeleri de aynen uygulamış. Bu projeleri uygulayınca proje üzerinde yazan Zoom ismi ile tanışmak istemişler ve biz böylelikle tanıştık. İlk etapta dolaylı sonrasında doğrudan Acıbadem ile çalışmaya başladık.  İlk olarak 2004 yılında Bağdat Caddesi Polikliniğini yaptık. Yaptığımız hastanelerden ilki Sevgi Hastanesi diyebiliriz sonrasında Acıbadem. Acıbadem süreci bize çok şey öğretti. Sağlıkla ilgili birçok tecrübeyi o zaman elde ettik. Sonra Liv Hospital var, önce Ankara Liv, sonra Etiler Ulus ki o daha önce faaliyete geçti. Liv Hospital bayağı bir ilgi çekti. Tasarım ile elde edilen başarı diğer özel hastane sahiplerinin de dikkatini çekti ve dolayısıyla başka özel hastaneleri de çizer olduk. Ondan sonra da sağlık sektörü ile ilgili isim olmayanların, isim olmaya çalışanların da bize geldiğini gördük, onlar da gayet enteresan bir şekilde güzel hastaneler ortaya çıkarmaya başladılar.

Peki, sağlık yapıları tasarımında yıllar içerisinde değişen talepler nelerdir?

A.K. : Konfor çok önem kazandı. Estetik çok önem kazandı. Özel sağlık hizmetleri denilince ilk başta daha çok Acıbadem’ in başlattığı şey; konfor şartlarının 5 yıldızlı otel konforunda olduğu bir hastane konsepti oldu. Bu durum diğer takipçileri de etkiledi. Türkiye’ de şöyle bir şey vardır; bir başarılı örnek olur, herkes o başarılı örneğin peşinden gider, başka bir şey yapıp ezber bozmak pek olmaz veya buna cesaret edilmez. Burada da kendi kurumsal kişiliklerini yansıtmaktan ziyade, başarılı olmuş bir iş arkasından “ben de onun gibi yapayım” durumu var. Gelen taleplerde değişiklik oldu mu diye sorarsanız, hep daha fazlası oldu. Daha konforlu, daha dikkat çekici, daha farklı, daha cezbedici olması arzusu var. Bu bizi hoşnut eden bir şey çünkü işverenin daha farklı olsun talebi bizim kendi yetilerimizi de ortaya koymamıza şans tanıyor. Biz tasarımlarımızda her seferinde çıtayı bir üst noktaya koymaya çalışıyoruz. Bu çok kolay bir şey değil, her seferinde bunu başarıyoruz da diyemem fakat hedefimiz ve çabamız her zaman bu yönde oluyor.

Sağlık sektöründe teknoloji hızla ilerliyor ve belki tüm bu yaptıklarımız 10 yıl sonra çöp olacak. Belki teknoloji ile beraber hastaneye ihtiyaç duyulmayacak. Belki ileride daha farklı bir ortam bizi bekliyor. Bizim bunun ile ilgili de bir projemiz var. Değişen gelişen teknoloji ile birlikte hastaneler gelecekte nasıl olabilir? Gelecekteki hastane modeli nasıl olur? Adı hastane mi olur ondan da emin değilim aslında ama şuanda yaptığımız bir proje ile beraber bu düşüncelerimizi de geliştirip böyle bir şey ortaya koymaya, buna kafa yormaya çalışıyoruz.

Atilla Bey, iç mekan tasarımlarınızın yanında birçok ürün tasarımınız da ödül aldı bize bu süreçleri biraz anlatır mısınız?

A.K. : İç mimarlık bölümünü seçerken iç mimarlık ve endüstri ürünleri tasarımı bölümleri ilk yılları beraber okuyorlardı ve sonra ayrılıyorlardı. Çoğunluk iç mimarlık seçiyor idi. Fakültede iken ben “Evet, doğru yerdeyim” demiştim fakat bu sefer de karşıma iki yol çıkmıştı. Ben ilk girişte önce iç mimarlığı seçtim sonra endüstri ürünleri tasarımını seçtim. 1 sene endüstri ürünleri tasarımında okudum ve sınıfı geçtim. Türkiye koşulları her zaman insanı düşünmeye sevk ediyor. İş durumlarını düşünürken ben, hocamız Şermin Alyanak ile olan bir diyalogda hoca; “Senin tuzun kuru mu yani aileden zengin misin?” diye sordu bana. “Yok hocam, babam mühendis bir yerde maaşlı çalışıyor işte” dedim. Bana endüstri ürünleri tasarımı ile ilgili olarak bu mesleğin daha Türkiye’ de 30 yıl geleceğinin olmadığını, ama tuzum kuru ise deneyip görmemi, belki de çok iyi olabileceğini söyledi. Bunun üzerine bir dilekçe ile tekrar iç mimarlığa geçtim.

İçimde her zaman ürüne yönelik tasarım tutkusu vardı. İç mimarlığı yaparken de mobilyasını, kapısını, masasını, sandalyesini tasarlıyorsun, dolayısı ile yaptığımız işin içinde bu var. Örneğin benim tasarladığım taklamakan bankını ben bir proje için tasarlamıştım, onu uygulamayalım dediler ve o benim içimde kaldı. Ben de onu prototip olarak yaptırdım. Sonra bir gün yabancı bir tasarım dergisi karıştırırken Japonya’ da bir mobilya tasarım yarışması ilanı gördüm ve başvurumu yaptım 3 ay sonra “Ürününüz finale kaldı” diye haber geldi ve sunum yapmak üzere Japonya’ya, Asayikava kentine çağrıldım. 99 senesi idi ve benim için çok enteresan bir başlangıç oldu. Japon üreticilerden üretim ile ilgili herhangi bir teklif gelmedi burada Türkiye’de Nurus firması taklamakanı üretti. 2002 yılında da barringer adını verdiğim bir sehpa tasarımı ile yarışmaya katıldım. Ayağım alıştı sanırım. (gülüyor) O da finale kaldı, yine Japonya’ ya gittim. Bu sefer bir firma çok ilgilendi ve onu üretmek istedi. Çok cüzi bir teklifle gelmelerine rağmen ben yine de kabul ettim çünkü Japonya’ da benim bir ürünüm imal edilsin istiyordum. Barringer ilk sene hiç satmadı, ya da çok az sattı, sonraki 3 sene içerisinde ise Avrupa’ da en çok satan ürün benim sehpam oldu. Sonra bana koleksiyon yaptırdılar. Japonya ile hala çalışıyoruz. Bir ürün çıkar sonra koleksiyondan kaldırılır bu çok doğal bir süreçtir oysa bizim bu iş öyle olmadı. 2002’ den bu yana hala bana 3 ayda bir düzenli olarak royaltysi yatıyor onlarla çalışmaktan çok memnunum.

Yarışmalar olağanüstü güzel motivasyonlar ve kendi boyunuzun ölçüsünü uluslararası durumda alabiliyorsunuz. Yapmak istediğim bir şeyi bir yandan yapıyor olmak, içimde kalan ürüne yönelik tasarım zevkini tatmin ediyor olmak da benim için çok değerli bir duygu.

2009 ve 2011 yıllarında Maslak Acıbadem ve Liv Ulus projeleriyle WAF ödüllerinde finalist olduk. Sonrasında da katılmadık artık hastane ile katılmak istemedik aslında. Bir okul projemiz var idi Türkiye’ de yaşayan yabancıların çocuklarının okuyacağı bir okul projesi idi, mesela sınıf yoktu binanın içinde her yerde ders yapılabiliyor idi, şeffaf sınıflar var idi. Proje ne yazık ki hayata geçmedi fakat ben mesela bunun gibi projelerle oraya katılmayı tercih ederim.

Yarışmalarda almış olduğum ivmeyle bir kaç firmaya tasarım yaptım ve ödüller aldım ve objeye dönük tasarım da yapmaya başladım. Aslına bakarsanız 70.000 m2 hastane projesinden ürüne objeye kadar inen ölçekte bir tasarımımız var ve zannediyorum o başta bahsettiğim taze tutulması gereken heyecanı bana bu durum sağlıyor. Çünkü yaptığım işte, fakültede o “Her ikisi de olsun” dediğim duygunun ikisini de tatmin edebiliyorum. Bu da bana heyecan veriyor. Tabi ki bunu köstekleyecek birçok şey oluyor hayatta fakat ben o heyecanı kaybetmemeye çalışıyorum.

Sizin için özel olan bir projeniz var mı?

A.K. : Bizim için tüm projelerimiz özel. Ben özellikle ismi çok duyulmamış, hastane sektöründe marka olmamış bir firmanın yaptığı hastanenin ses getirmesinden çok mutlu oluyorum. Bu bizim için çok değerli, Acıbadem mesela bizim tasarımlarımızla sınıf atladı ve isim yaptı fakat adı sonradan duyulan Avrasya gibi sektörde ismi olmayan bir hastane grubunun işlerinin değerlenmesinde tasarımlarımızın rol oynadığını biz açıkça gördük. Yani tasarımlarımızla onların markalarına değer katmış oluyoruz. Manavgat’ta bir hastane projemiz var, daha çok yaşlı bakım evi gibi olacak mesela bu projeler enteresan ve güzel olacak diye bakıyoruz. Eskişehir’ de bir Cumhuriyet Tarihi Müzesi projemiz var o bizi çok heyecanlandırdı. Memorial Bahçelievler projemiz de güzel oldu. Fotoğraflarından daha güzel oldu, fotoğraflara bakıldığında tam olarak mekânı yansıtmıyor. Proje fotoğraflardan da güzel oldu. Bu aralar sinema ve tiyatro işlerine de başladık ve tüm bu işler bizi heyecanlandırıyor.

Tasarlamayı istediğiniz bir özel bir mekan var mı?

A. K. : Bizim çok az otel işimiz var, bir iki tane var fakat bir türlü hayata geçemedi veya 90’ lı yıllarda çizmiş olduğumuz var onlar da eski kaldı. Ben butik otel çizmeyi çok isterim. Orada bir hastane projesi gibi tasarımı kısıtlayıcı katı kurallar yok, elimizi rahatlatmak istiyorum. Philip Starck’ a çok özeniyorum ben. Deha bir adam bence. En son bir uzay kapsülü yaptı ve kendi tarzını kapsülün içine yansıtmış. Bir uzay kapsülü projesi gelsin çok isterdim. (gülüyor) Bir de Jean Marie Massaud’ a çok özenmiştim. Onun da bir zeplin projesi var 5 yıldızlı otel konforunda belli bir rotada gezen bir otel. Ben böyle şeyler yapmak istiyorum ev, ofis değil, eğer ofis olacaksa mesela bir teknoloji üssü olsun diyorum.

Sektörde çoğu ortaklığın sona erdiğini görebiliyoruz, Levent Bey ile uzun yıllardır sürdürdüğünüz ortaklığınız var, bu nasıl oluyor?

A.K. : Bizimkine ortaklık denilemez kardeşlik diyebiliriz. Biz bir kaderi paylaşıyoruz ve bu ortaklığa ticari olarak bakmıyoruz. Yılın sonunda biz birbirimizin para hesabına bakmıyoruz, aramızda dengeyi ve standardı sağlıyoruz. Bizim ikimizin de ailesinin tuzu kuru değil idi. Benim babam maaşlı bir mühendis, Levent’ in babası da askerdi. Bizim buralara gelişimiz hiç bir finans kaynağımız olmadan kendi çabalarımızla sıfırdan oldu. Biz buralara geldik ve de daha iyi noktalara doğru gideceğiz. Ben hiç bir zaman gelmiş olduğumuz noktayı yeterli görmüyorum ve hep eksik buluyorum.

Başarınızın sırrı bu diyebilir miyiz?

A.K. : Ben mesleğim konusunda hala kendimi eksik hissediyorum ve de tamamlamak için her şeyi yapıyorum. Bunun da doğru olduğunu düşünüyorum. Örneğin imalat tekniklerine bakıyorum, yeni neler olmuş onları takip etmeye çalışıyorum ve bol bol elle çiziyorum. Autocad, Rayno 3dsmax, Revit gibi programlar olmak zorunda ve çok daha ilerleyecek fakat benim her zaman elimde bir defter ve kalem olmak zorunda. Raflarımda yer alan onlarca defterim var ve onların içi hep eskizlerle dolu. Ekolojik açıdan bu kötü ama durmadan çiziyorum, karalıyorum.

İç mimarlık fakültelerine girişlerde yetenek sınavlarının kalkmasına nasıl bakıyorsunuz?

A.K. : Bu duruma hiç anlam veremiyorum. Matematik veya fen alanında çok başarılı olan birinin başarılı bir tasarımcı olacak diye bir kuralı olamaz. Fakat yetenek sınavı da biliyorsunuz çok göreli olabiliyor. Bence ikisinin arasında bir çözüm bulunmalı. Kendi adıma yetenek sınavlarının kalkmasını doğru bulmuyorum. Çizim sabrını, çizim yeteneğini bu meslekte önemli görüyorum.  Fakat yanılıyor da olabilirim ben her zaman yanılacağımı da göz önünde bulundururum. (gülüyor)

Mooz diye bir çalışmanız var, kısaca bahseder misiniz?

A.K.: Mooz, Tam olarak Levent’ in ön ayak olduğu bir iştir. Ofis olarak kendimizi geliştirmek adına yapmış olduğumuz bir girişim. her cuma akşamı veya iki haftada bir Cuma akşamları ofis olarak bir araya geliyoruz ve bir sunum izleyip ardından yorumluyoruz. Bu sunumlar bazen film olabiliyor. Örneğin Gehry’nin bir projesinin belgeselini izliyoruz, nerede sorunlar çıkmış, aksayan yönleri neler olmuş gibi konulara değinen bir belgesel olabiliyor. Bizim için eğitim çok önemli. Biz Zoom’un belli bir noktadan sonra eğitime yönelik faaliyetleri olsun istiyoruz. Biz Zoom olarak bir okul da açabiliriz, iç mimarlık veya endüstri ürünleri tasarımı eğitimi veren bir okula da dönüşebiliriz veya bir eğitim programı ve devamında Zoom’ da bir iş garantisi gibi bir proje de yapabiliriz. Mooz kendimizi eğitmek adına da başlattığımız bir iş aslında. Bizim ofiste yapıyoruz fakat farklı yerlerde de yapmamız talep ediliyor bizden. Ofis çalışanlarımızın yanında dışarıdan katılımcılar da oluyor. Bizim bunu yapma amacımız 18. yy’ dan itibaren günümüze kadar olan süreçte bu işi yapmış olan öncülerin neler yaptığını görmek ve onlardaki değişimi de görmek. Tasarım tarihini bilmek gerekiyor. Biz bu dönem Adolf Loos ile başladık. Mies Van der Rohe örneğin artnouveadan başlamış bambaşka bir çizgiye gelmiş. Bu, bizler için de geçerli olacak mı acaba? Bütün sunumlar bittikten sonra çalışmaları basılı hale getireceğiz ki bilgi paylaştıkça büyüsün, şuan youtube kanalımız var oradan da paylaşım yapıyoruz.

Proje sürecinde en çok keyif aldığınız anlar hangileri?

A. K. : Proje sürecinde her şey bittikten sonra fotoğrafların çekilmesi kısmından keyif alıyorum. Çünkü şantiye süreci çok sancılı oluyor. Tasarladığımızın imalata geçiş sürecinde veya imalat aşamasında bir çok problemler oluyor. O sancılı süreçleri atlattıktan sonra netice güzel çıktığında ona bakmak, fotoğrafı ile ilgilenmek, bitmiş halini görmek en keyifli iş benim için. Tabi iş iyi çıkınca da bu güzel oluyor.

Her zaman iş iyi çıkacak diye bir kural da yok. Kötü çıktığı da oluyor. Her zaman başarı olmuyor. Başarısızlık bence çok önemli, o da gerekiyor, o da değerli, çok öğretici. İşin başarısızlığı dediğim hayata geçirilmesi ile tasarım farkları aslında. Bu da müteahhitten kaynaklanabiliyor. Ben radius çiziyorum o açılı çıkarıyor, ben malzemeyi belirliyorum o daha ucuz bir malzeme kullanalım diyor yani projeyi eksilten bir sürü konu gündeme gelebiliyor. Bir de şu aşama da güzel; mesela bir şey çiziyorsun olmuyor, bir türlü yerine oturtamıyorsun, en son bir şey çiziyorsun ve “bu buraya olacak” diyorsun. Renderlar çıkıyor ve o esnada “işte bu” diyorsun, o an da çok keyifli oluyor, içime taze hava dolmuş gibi oluyorum o anda.

İç mimarlık ve tasarım için kişinin bilgili ve yetenekli olması dışında neler gerekiyor?

A.K. : Zaman ve teknolojiyi çok yakın takip etmek gerekiyor. Mesleğin dışındaki yaşantın çok önemli, aile yaşantısı ve huzur çok önemli. Seyahatler çok önemli. Yapmış olduğun sergi ziyareti, gördüğün film, herhangi bir oyun, iyi müzik dinlemek çok önemli. Kendini, beynini her zaman iyi şeyler ile besleyeceksin. Kötü şeyler ile beslemeyeceksin. Biz Türkiye’de sokağa çıktığımızda bunu yaşayamıyoruz. Maalesef  tasarlanmamış bir çevrede olabiliyoruz. Mimari anlamda bizim gözlerimizin güzel yapılar görmesi lazım, güzelliklerle beslenmesi lazım. Gözünü kirletmeyeceksin. Yurtdışı seyahatleri bu açıdan çok önemli. Orada da kötü tasarımlar var fakat şehirleşme daha planlı, eskinin korunduğu, şehrin hafızasının korunduğu yerler çoğunlukla ve gittiğin zaman başka bir enerji ile doluyorsun. Bu meslekte kendini güzel şeylerle beslemek önemli.

Özetleyecek olursam güzelliklerle kendini beslemeli ve bir de farklı şeylerle beslenmeliyiz. Mesela Levent şuanda sosyoloji okuyor ve 4’ e geçti. Sosyoloji, psikoloji bilgisi bizim mesleğimiz açısından çok önemli. İnsanın kişisel gelişimine devam etmesi ister istemez kâğıda kaleme de yansıyor.

Kariyerini şekillendirme aşamasında olan genç iç mimar veya adaylarına neler söylemek istersiniz?

A. K. : Biraz acelecilikten vazgeçip sabırlı olsunlar. Çok sabırsızlar. Her şeye bir an önce ulaşmak istiyorlar. Bir an önce iyi bir ofiste çalışayım, hemen kendi işimi açayım, hemen son model alman arabama bineyim, çok güzel bir rezidansım olsun… Bunları hemen elde etmek istiyorlar. Levent gençlerin gösteriş ve kabukta kalan işin  şov kısmını bırakmaları gerektiğini düşünüyor. Mesela ben fakültede ilk senemde sınıfta kaldığımı söylemiştim, o tokat bana çok iyi geldi, sonrasında daha azimle çalışmamı sağladı, işe asılmamı, işi ciddiye almamı sağladı ve çok önemli idi. Gençler tokat yemekten çekinmesinler. İlk başarısızlıkta ben bu işi yapamıyorum demesinler. Başkalarının sen bu işi yapamazsın cümlelerine de kulak asmasınlar.  Ben çalıştığım yerlerde çok fırçalar yedim ve aşağılandım, bu işi yapamayacağım bana söylendi. Hatta hocalarım bana bunu söyledi. Solağım diye bir hocam t cetvelini sağa koyduğum için “Sen iç mimar olamazsın” dedi. Bunlar olabilecek şeyler, gerçekten yapamıyorsan bırak, ama birinci ikinci başarısızlıkta asla yıkılma. İçinde arzu, tutku varsa devam et. Ben şuanda müşterinin karşısında aldığım kritikle bazen kendime güvenimi sorguluyorum, kendimden şüphe duyuyorum buradan pay çıkarsınlar ve azimle kararlılık ve sabırla çalışıp yılmasınlar.

Bize vakit ayırdığınız için ve bu güzel sohbet için çok çok teşekkür ederiz.

A. K. : Ben teşekkür ederim

 

Bahçelievler Memorial Hastanesi
Bahçelievler Memorial Hastanesi
Medicana Kızıltoprak
Medicana Kızıltoprak
Avrasya Hastanesi

 

Abone olarak haberlerimizden anında haberdar olun.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.