Çağlayan Architects : “Farklı bakış açıları çeşitliliği de beraberinde getiriyor.”

0 3.612


Bize biraz kendinizden ve Caglayan Architects ofisinin kuruluş hikâyesinden bahseder misiniz?

U. C. Ç. : Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık Fakültesi mezunuyum. Okuldaki ilk senemin sonuna doğru kariyer planımı tamamen kafamda netleştirmiştim diyebilirim. Hangi ofislerde çalışmayı, bu ofislerde ne kadar çalışacağımı ve bu ofislerin ölçeklerinin ne olacağından başlayıp, kendi ofisimi kaç yaşında açacağıma dair hepsini belirlemiştim ve hep bu plana sadık kalarak ilerledim. Okurken ikinci sınıftan itibaren çalışmaya başladım ve meslek hayatımda erken çalışmaya başlamanın faydalarını çok gördüğümü söyleyebilirim. Mevcut eğitim sisteminin size teorik olarak verdiği eğitimi aynı süreçte pratik olarak uygulama şansınız olduğunda çok daha hızlı ve sağlam adımlarla ilerleme şansınız olduğunu düşünüyorum. Tüm bu planlamayı çok detaylı olarak yapmış olmam sanırım benim en büyük avantajımdı. Caglayan Architects 2008 yılında ortağımla birlikte Ongun Çağlayan olarak dünyaya geldi. Yaptığım planlama doğrultusunda belirlediğim zamanda hedeflediğim noktaya gelmiştim, ikimiz de aynı ofiste proje yöneticisi pozisyonundaydık ve artık edindiğimiz birikim ve tecrübe ile birlikte kendi ofisimizi açmak için doğru zamanın geldiğini biliyorduk. 2016 yılı ortasında ortağımın Bodrum’a yerleşmesi nedeni ile şirket ortaklık yapısını tekrar düzenleyip Caglayan Architects olarak yola devam etme kararı aldık. Bir mimarlık ofisini yönetmek için iyi bir mimar olduğunuz kadar iyi bir yönetici ve planlayıcı da olmanız gerektiğini fark ediyorsunuz. Doğru ekibi bir araya getirmeli ve ekibinizin değerini her zaman bilmelisiniz. Ne yazık ki bahsettiklerim ancak ofis açtıktan sonra tecrübe edilebilecek bir süreç. Ofis açıldıktan sonra kendinizi yeni bir eğitim sürecinde buluyorsunuz diyebilirim.

Mimarlık mesleğini seçmenizdeki etkenler nelerdir?  Meslek seçimlerinizden önce ya da sonrasında farklı bir meslek düşünceniz oldu mu?

U. C. Ç. : Meslek seçimleri konusunda mevcut eğitim sistemimizin başarılı olmadığını düşünüyorum. Lise hayatımda matematiği çok sevdiğim için bu alana yöneldim ancak bir yandan da müzikle ilgileniyordum. Uzun yıllar şan ve gitar eğitimi aldım, okul orkestrası solistliği yaparak ülke çapında çeşitli ödüller de kazandım. Ancak benim için önemli olan bu iki tutkumu tek potada eritebileceğim mesleği seçebilmekti. Bu açıdan mimarlığın beni fazlası ile tatmin ettiğini söyleyebilirim.

Ofis felsefeniz hakkında neler söylemek istersiniz?Tasarım sizin için ne ifade ediyor? Sizce nitelikli bir tasarımın en önemli kriter veya kriterleri nelerdir?

U. C. Ç. : Ofis olarak en önem verdiğimiz konu çok şeffaf ve eşitlikçi olmamız. Ciddi ve sert bir hiyerarşik düzenimiz yok. Ekipte bulunan herkesin birbirini denetleme ve yapıcı olarak eleştirme hakkı var. Bu durum benim için de geçerli. Farklı bakış açıları çeşitliliği de beraberinde getiriyor ve bu çeşitlilikten oluşan fikirleri, hep birlikte bir potada birleştirip ofisin mimari dilini belirliyoruz. Her proje ve her tasarım bizim için ayrı bir yolculuk diyebilirim. Doğal olarak bu yolculukta pek çok engel ile karşılaşıyorsunuz ancak yolun sonunda o engelleri hep birlikte aşmış olmanın ve ortaya başarılı bir ürün çıkarmanın verdiği haz bambaşka. Her tasarım sürecinde en iyisini hedefleyerek yola çıkıyoruz ve geldiğimiz noktaları son olarak kabul etmeyip daha iyisini nasıl yaparız diyerek projeyi geliştirmek adına daha fazla güç harcıyoruz. Bir projeye çok yoğunlaştığınız zaman proje kapsamında yaptığınız her çözüm size çok doğru gelmeye başlıyor ve bu çözümlere bağlanıyorsunuz. Bunu hissettiğimiz zaman projeyi 2-3 günlük kısa bir dinlenme sürecine bırakıyoruz. Bu süreç sonrasında tekrar tasarım sürecine döndüğümüzde çok daha eleştirel yaklaşıp daha iyi sonuçlar aldığımızı söyleyebilirim.

Tasarımda benim için en önemli kriter bir armonisinin olmasıdır. Bu kavramı teorik olarak anlatmak biraz zor ancak doğru tasarlanmış bir proje yarattığınızda bunu hissedebiliyorsunuz. Doğal alarak tasarım birçok öğenin birleşmesinden oluşuyor ancak tıpkı müzikte olduğu gibi her öğe doğru nota değerine ulaştığı ve birbirleri ile doğru ilişkileri kurduğu zaman ancak final ürün başarılı olabiliyor. Bir diğer kriterim ise tasarımın hiç bitmeyeceğine olan inancım. Ne kadar detaya inebilirsiniz, yapılan tasarımı geliştirebilmek adına bir o kadar daha seçeneğiniz olacağını düşünüyorum.

Teoride sayabileceğimiz bu nitelikleri pratikte uygularken ne gibi handikaplarla karşılaşıyorsunuz?

 U. C. Ç. : Tasarım sürecinde bizi zorlayan faktörlerden birincisi tasarımını yaptığınız projenin, proje kullanıcıları açısından bütünü ile doğru olarak algılanması ve bu doğrultuda yorumlanması. Projelerimizde yaklaşım olarak tasarım sürecinin çoğu aşamasında kullanıcılar ile birlikte yol almayı ve geliştirmeyi tercih ediyoruz. Bu şekilde ilerlediğimiz zaman kullanıcı hangi detayların nasıl oluştuğuna, hangi kararları neden aldığımıza çok daha fazla hakim olabiliyor ve daha rahatlıkla içine sindirebiliyor. Ancak tasarım sürecine dahil olmamış bir kullanıcının projenin içine giremeden yapacağı yorumlar ve revizyon talepleri maalesef projeyi hiç olmaması gereken noktalara götürebiliyor. Bu durumda tasarım sürecini en başından ele alıp tekrardan tüm sebep sonuç ilişkileri ile birlikte projeyi masaya yatırıyoruz. Bu süreci tekrardan ele aldığımızda kullanıcı yapılacak değişikliğin bütünün bir parçası olduğunu ve bütüne zarar verebileceğini rahatlıkla görebiliyor.

 Bir diğer faktör ise projeyi hayata geçirirken karşılaştığımız uygulama kalite problemleri. Maalesef ülkemizde uygulama ekiplerinin teknik bilgi ve becerileri istediğimiz noktada değil ve uygulama için ayrılan inşaat süreleri ticari kaygılardan dolayı kısa tutuluyor. Doğru uygulama süresi ve doğru ekipler ile çalışmak bizim için çok önemli. Projeleri hayata doğru geçirebilmek adına farklı sistemler geliştirdik ve bu sistemlerde başarılı da oluyoruz. Uygulama ekiplerimiz kendilerinin de projenin bir parçası olduklarını hissettikleri zaman çok daha özenle projeyi ele alıyorlar ve sonuç başarılı oluyor.

Ekip yapınızdan bahseder misiniz? Kaç kişi yer alıyor bu ekipte? İş bölümünü neye göre ayarlıyorsunuz?

 U. C. Ç. : Ekipten ziyade artık bir aile gibi olduğumuzu söyleyebilirim. Zira yaşantımızın çoğu birlikte geçiyor ve bütün zorlukları, güzellikleri birlikte yaşayıp birlikte atlatıyoruz. Her bireyin net olarak belirlenmiş görev tanımları olduğunu tam olarak söyleyemem. Bunun amacı ekipteki her bireyin projelerde farklı roller üstlenerek monotonluktan kurtulması ve heyecanını kaybetmemesi. Bu çalışma düzeninde hem bireyler kendilerini mesleki olarak daha fazla geliştirme şansı elde ediyorlar, hem de birbirimizi denetleyerek hata yapma olasılığını eliyoruz.

Ekip yapımız proje çeşitliliğine ve yoğunluğuna göre değişkenlik gösterebiliyor. Çekirdek kadro olarak ben hariç 6 kişiyiz. Her proje için minimum iki kişiden oluşan bir ekip kuruyoruz ve süreç bu iki kişinin denetiminde ilerliyor. Proje çaplarına göre kişi adedi değişebiliyor, çekirdek kadroda olmayan ancak bizim sistemimizi çok iyi tanıyan ve bizimle proje bazlı çalışan arkadaşlarla birlikte ekip kapasitesini çok hızlı bir şekilde artırabiliyoruz. Her hafta başında projeler ile ilgili geniş bir toplantı yapıyoruz ve ekipler kendi projelerinin durumları hakkında bilgi veriyorlar. Böylece tüm ofis proje hakkında bilgi sahibi oluyor ve gerekli noktalarda birbirlerine rahatlıkla destek verebilir hale geliyorlar. Ekip yapısında en önemsediğim konu, ekipte bulunan herkesin mesleki konuda deneyimlerinin ve bilgilerinin yüksek seviyede olması ve inisiyatif alabilmeleri. Ekipte bulunan her birey inisiyatif aldıkça proje süreci çok daha hızlı ve sorunsuz oluyor. Sonuç olarak yaptığımız iş bir takım işi ve birbirini anlayan, dinleyen, sorumluluk alan bir takımımız olduğu sürece başarılı projeler ortaya çıkıyor.

 Birçok farklı tipolojide projelere imza atıyorsunuz. Bunların dışında gönlünüzde yatan henüz gerçekleştirmediğiniz özel bir proje var mı?

U. C. Ç. : Her proje kendi içinde farklı dinamikleri barındırıyor ve beni heyecanlandırıyor. Henüz planlama aşamasında olduğum beni en çok heyecanlandıran proje ise doğa ile bütünleşmiş tamamen şeffaf kendime ait bir yaşam alanı projesi yapabilmek.

Kariyerini şekillendirme aşamasında olan genç mimar ve mimar adaylarına neler söylemek istersiniz?

U. C. Ç. : Kariyer planlamalarını çok detaylı ve üzerine düşünerek yapmaları gerektiğini söyleyebilirim. Bu planlama sürecinde çalışmayı düşündükleri ofisleri dikkatle seçmeliler ve eğitim sürecinde mutlaka çalışmalılar. Mevcut staj sisteminin mesleki dinamikleri öğrenmek adına çok yetersiz olduğunu ve bu açığı ancak çalışarak kapatabileceklerinin farkında olmalılar. Çalışacakları ofislere değer katmayı hedeflemeli, aynı şekilde çalışmayı seçecekleri ofislerin de mesleki gelişim açısından kendilerine değer katacağından emin olmalılar. Mimarlığın kendilerine katacaklarını yaşam tarzları ile birleştirmeliler. Benim için mimarlık meslek hayatımın hiçbir aşamasında sadece ofis saatleri içerisinde yapılması gereken bir meslek olmadı. Mimarlığa bu şekilde yaklaşıp, yaşayabilenlerin ve kendini geliştirmek adına her daim araştırıp, inceleyenlerin başarılı olmak için önlerinde hiçbir engel olmadığını düşünüyorum.

Uluslararası platformda ödüller almış bir ofis olarak Türkiye ile yurtdışı arasında mimari ve mimari yaklaşım açısından ne gibi benzerlikler ve farklılıklar gözlemliyorsunuz?

U. C. Ç. : Bu konuyu iki farklı şekilde ele almayı tercih ediyorum. Toplumun mimarlara bakış açısı ve mimarların kendilerine bakış açıları. Mimarların kendilerine bakış açılarının gelişme ivmesi ile toplumun mimarlara bakış açısının gelişme ivmesinin aynı hızda olmadığını düşünüyorum. Toplum olarak bu konuda geride kalıyoruz ve bu da ülke mimarlığının gelişimine maalesef olumsuz etki ediyor. Çevremizde gördüğümüz ve içinde yaşadığımız şehirler zaten bu bakış açısının geliştirilememesi sonucunun ürünü olarak ortaya çıkıyorlar. Mimari eser kalitesi olarak yurt dışında üretilen eserlerden kalite farkımız olmadığını görüyoruz ancak yurt dışında üretilen eser ile ülkemizde üretilen eser oranları şehir ölçeğinde çok farklı, ülkemizdeki oran çok düşük.

Bugüne kadar gerçekleştirmiş olduğunuz projeler arasında sizi en çok heyecanlandıran, etkileyip yansıttığını düşündüğünüz proje veya projeleriniz nelerdir? 

U. C. Ç. : Ofis içerinde tasarlanan her proje beni ayrı olarak heyecanlandırıyor, her proje ile birlikte farklı deneyimler yaşayabiliyorsunuz. Ancak “Live The Box” projesinin konu olarak çok farklı olması ve dünya çapında 400 mimarlık ofisinin katılımı sonrasında ilk 10 finalist proje arasına kalmamız ve proje sunumu için Amerikan Mimarlar Derneği tarafından özel olarak davet edilmemizin beni çok etkilediğini ve mutlu ettiğini söyleyebilirim.

 Ofisinizin ‘Yeşil Tasarım’a bakışı nasıl?  Uyguladığınız projelerinizde araştırma ve geliştirmeye yönelik çalışmalar yapıyor musunuz?

 U. C. Ç. : Uygulanan her proje ile birlikte doğaya negatif bir etkide bulunuyoruz, bu kaçınılmaz. Ancak bu etkiyi en az düzeye indirebilmek gene bizlerin elinde. Her ne kadar bazı çevreler tarafından kabul görmese de, küresel ısınmanın ve iklim değişikliklerinin gezegenimizi ne kadar etkilediği bilimsel raporlar ışığında apaçık ortada. Bu sebepten projelerimizde doğru enerji kullanımına dikkat ederek, kullandığımız malzemelerin doğaya ne derece zarar vereceklerini göz önünde bulundurarak tercihlerimizi yapıyoruz. Kimi projelerimizde sürdürülebilirlik katsayısını artırabilmek adına enerji konusunda ihtisas yapmış akademik uzmanlar ile bir araya gelip fikir alışverişinde bulunuyoruz.

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.